Kafka’nın İzinde Prag

8 Mart 2019 Dünya Kadınlar Günü yola çıktım. Bileti alırken tarihin farkında değildim ama sonrasında  ”Emekçi Kadınlar Günü” hediyesi olarak kendime bir seyahat hediye ettim diye düşünüp daha da keyiflendim. Prag benim ilk yalnız seyahatim. Elbette burayı seçmemin özel bir nedeni vardı. O da Kafka. Daha önce şehri gezmiştim hatta bloğumda o gezinin yazısı da mevcut. Bu sefer şehrin dokusuna, ruhuna değmek, Kafka’yı bir parça da olsa hissetmek, geçtiği yollara, gördüğü nehre onu düşünerek bakabilmek, ”Kafka gibi düşünmek nasıl bir şey? ” sorusu  üzerine kafa yormak… Genel olarak yola çıkış amacım bunlardı. Yanıma aldığım kitap; Murathan Mungan ”Harita Metod Defteri” olunca seyahat sırasında düşüncelerime ve adımlarıma eşlik eden bir diğer kişi de Murathan Mungan oldu. Bence hem gerçek, hem de metaforik anlamda  tek çıkılan yolculuklar için şahane bir tercih Mungan.

Cuma akşam saatleri kente vardım. Uçaktan indikten sonra merkeze ulaşım gerçekten çok kolay oldu. Önce 119 numaralı otobüse bindim. Otobüsten indiğim yer, metro hattının başladığı son durak ve ineceğim yer de metro A hattının Starometska durağıydı. Yani eski şehrin merkez istasyonu. Orada indim, otelim için yaklaşık 900 metre yürüdüm. Ulmon denen uygulamadan önceki yazılarımda bahsetmiş olmam gerek. Bunu akıllı telefonlarınıza yüklemeniz halinde tüm şehri offline bir şekilde kendi kendinize dolaşabilirsiniz. Metro girişinde nakit ya da kredi kartı ile bilet alabileceğiniz makineler var. Çok da kolay çalışıyor. Bilet  okutma yok ancak arada spontane bir kontrole denk düşerseniz ceza ödemek zorunda kalabilirsiniz. Tam bu noktada sizi uyarmadan geçemeyeceğim. Metro istasyonunda bilet alırken cüzdanımı çaldırdım. Bir sırt çantası taşıyordum. Aklıma böyle bir olasılık gelmediği için çantamı takiple ilgili çok da kontrollü değildim. Otele vardığımda cüzdanın yokluğunu fark ettim. Kredi kartları, nakit para hepsi gitmişti. Elimde tek kalan şey pasaportumdu. Hangisi daha fena kararı size bırakıyorum. 🙂 Otele doğru, henüz cüzdanımın da çalındığını fark etmeksizin yürürken, hissettiğim duyguyu, bir sonraki gün yazdığım günlüğümden alıntılayarak sizinle paylaşmak istiyorum.

”Kafka Müzesi’nin yamacında bir kafede kendimle olmak güzel. Beş param olmasa bile.  🙂 Üstelik bunu cüzdanım çalınmasa deneyimleyemeyecektim. Genelde hiç bu kadar parasız olmuyorum. Ya da param bitince yanımda birileri oluyor.  🙂 İki defa kendimi çok mutlu hissettim. Biri, dün metrodan çıkıp  şehre doğru yürürken Vltava nehrini, nehri ikiye bölen köprüleri ve köprülerin ardından siluetleri gözüken katedralleri gördüğüm andı. Güneş batmış, şehrin ışıkları nehirde parıldıyordu. Yüzüm kocaman güldü o an. İkincisi bugün Kafka müzesinde 1920-1930’ların Prag’ını  izlerken.  İnsan dediğimiz varlık yüz yıl önce ya da şimdi fark etmiyor, yine aynı insan. O zaman da kendisinin fotoğrafının çekildiğini gördüğünde tatlı ve muzip bir ifade ile gülümsüyor. İlgi görmek yaşam coşkusu veriyor. O dönemi izlemek güzeldi. Kadınlar incecik belli. Her adamın kafasında mutlaka şapka! At arabaları Karl köprüsü üstünde. Yine bir koşuşturmaca halinde herkes. Az insan da olsa, çok insan da olsa ”yaşam telaşı” denen şey, insanın var olma mücadelesinin tezahürü sanırım. Duygum: dingin, meraklı, huzurlu hani derler ya dünya yansa umurum değil, öyle bir his işte.  🙂 Saat 11.43 Ctesi.”

Cuma akşamı dünyada var olduğunu unuttuğumuz türde iyi  bir insan karşıma çıktı. Bu genç öğrenci sayesinde tatili geçirecek bir miktar param oldu. Bazen insana dair öyle karamsar olursunuz ki umudunuz dibe vurur. Sanırım bu tür hisler ve düşünceler kafamda dönerken, Özkan kardeşimle yolumun kesişmesi bir anlamda benim kendime ve insana duyduğum güveni de tazeleyici bir etki yaptı.

9 Mart 2019 Cumartesi

Bugün toplamda 32.000 adım atarak günü tamamladım. Hazırsanız başlayalım mı adım sayara? 😀

Güzel bir kahvaltı ettim. Otelim eski şehir merkezindeydi adı http://www.hotelmetamorphis.cz Eski şehrin tarihi yollarından ve abbara denen, Mardin’de çok rastladığımız geçitlerden geçerek meydana çıkıyorsunuz. Şu meşhur saat de bu meydanda. Bu astronomik saatin hikayesini çoğunuz bilirsiniz ya da sosyal medyada çoğu gezgin  yazmıştır. 1410 yılında yapılmış bu saat, her saat başında altında onlarca insanı biriktirir. Çünkü saatin sağ ve sol yanındaki  heykeller ve 12 havari temsilleri, saat başı bir ritüel olarak harekete geçer. Üst kısımdaki horozun ötüp yuvasına girmesiyle de sona erer. Nazım Hikmet, bu meydanda, Slavia kahvesinde oturmuş ve şiir yazmış sürgün döneminde. Hatta saatin bahsi bile geçmiş dizelerinde. İkinci durak yine eski meydana yakın ve yürüyüş mesafesinde Klementinum. Burası 2 hektarlık bir alan üzerine kurulu astronomik kule, kitaplık ve el yazması incilden oluşan kompleks. Kule 1722 yılında yapılmış ve 68 metre yüksekliğinde. Kulenin inşası sırasında Kepler de Prag’da çalışmış. 2.dünya savaşına kadar gözlemevi olarak kullanılmış. Ziyaretçiler 52 metreye kadar kuleye tırmanabiliyorlar. İkinci kısım Barok kütüphanesi. Kitapların yanısıra astronomik saatler ve küre koleksiyonları da sergileniyor. Ve son olarak Vysehrad Codex.  Bu kısımda, 1085 yılında yazılmış Latince el yazması incili görebilirsiniz. http://www.klementinum.com bağlantısından detaylar, bilet ücreti ve açık olduğu saatler kontrol edilebilir.

Ardından girdiğim yer Mirror Chapel oldu. Bu arada hemen belirtmeliyim ki tüm bu kilise ve şapeller Prag akşamlarını klasik müzikle taçlandırıyor. http://www.pragueticketoffice.com bağlantısını ziyaret ederek gideceğiniz tarihe ait biletleri önceden alabilirsiniz. Seçenek o kadar çok ki karar vermek zor. Bilet fiyatları yaklaşık 30-35 Euro civarında  ve dinletiler yaklaşık 1 saat sürüyor. Ben Bach, Mozart, Vivaldi eserlerinin yorumlandığı bir konser seçtim ve inanılmaz keyifli geçti. Üstelik oturduğumuz sıralara artık elektrikli battaniye de yerleştirmişler, böylece üşümeksizin dinleyebiliyorsunuz. Müziğin etkisi, ortamın etkisi ile birleşince ortaya unutulmaz keyifli anlar çıkıyor.

Köprüden karşıya geçmeden Eski Yahudi Mezarlığı’na uğrayın. Burası aynı zamanda müze. Ancak cumartesi günleri kapalı. Kafka’nın mezarının bulunduğu yer ise A hattı ile gideceğiniz ivelivsheko durağında ve burası Yeni Yahudi mezarlığı olarak biliniyor. Turistik merkezin dışında bir bölge. Ben Tezer Özlü’yü çok severim. Onun, ” Yaşamın Ucuna Yolculuk” kitabında bu ziyaretiyle ilgili bir bölüm var. ”Yaşamın sonu bana hiçbir zaman ırak gözükmedi. Her yüzde, her solukta, her büyüyende, her yaşlananda, her sarılmada, her sabahta gördüm yaşamın sonunu.” diyen yazar şöyle devam ediyor; ”Aynı dünyanın en derin acısını Kafka çektiği için mi rahatsın onun mezarı başında? ” Tezer Özlü de Kafka gibi  varoluşsal acılardan muzdaripti ve muhtemelen acıdaki bu ortak payda, onun  etkili cümlelerinin de  kaynağını oluşturdu.

Mezarlığın ardından şu köprüyü yürüyerek bir geçelim artık değil mi? 🙂  Prag’ın en eski köprüsü ve  1342 yılında yapılmış. Üzerinde 30 tane aziz heykeli bulunan köprünün kulelerinden birine de çıkılabiliyor. Köprünün üzerinde şehrin romantik karelerini yakalamak mümkün. Size bir sır, köprünün hemen altındaki iç kısım duvarında Kafka ve Milena’nın duvar resmi var. Resmin önüne gelen sevgililer bunu taklit etmeye çalışıp poz veriyorlar. Bu da fotoğrafçıların ilginç kareler yakalamasını sağlıyor.

Köprüyü geçer geçmez bir mola vermek isterseniz John Lennon Pub’ı önerebilirim. http://www.johnlennonpub.cz  Burada onlarca çeşit İngiliz birası ve kahve içme imkanınız var. Ayrıca pub’ın iç kısmı avlu şeklinde olduğu için açık havada oturma imkanınız da mevcut. Bu molanın ardından Kafka Müzesine doğru yürüdüm. Müzenin iç girişi, o döneme ait bir filmin perdeye yansıtıldığı  bölümle başlıyor. İnsanların gündelik hayat koşuşturmalarını keyifle izledim. At arabaları ve bisiklet kullanılıyorlar. Kadınların üzerinde uzun etekli elbiseler ve çoğu kadın şapkalı. Pazar yeri görüntüleri, satıcılar, kafelerde gazetesini okuyanlar, köprü, meydandaki saat, fırında ekmek pişirenler…  İzlediğiniz 15  dakikalık film boyunca o dönemin güncel yaşam şekline dair pek çok bilgi ediniyorsunuz. Ardından mektuplar, mektuplar… Kafka’nın babasına yazdığı mektuplar müzede önemli bir yer tutuyor. Babası ile aralarındaki ilişki Kafka’yı suçluluk duygusu, güvensizlik gibi olumsuz duygular altında ezerken, avukat olmak, yazı yazmak, nişanlılıklar bir yandan da bu hislere karşı direnme biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Babasına olan mektuplardan sonra bir diğer mektup grubu Milena’ya yazılanlar. İlginçtir ki Kafka, kendisine bu derin hisleri yaşatan Milena’sını sadece üç kere görebilmiş.Mektuplarla yaşanan bir aşk bu. ”Yeryüzündeki 38 yıllık yolculuğumdan sonra bir dönemeçte sana rastlıyorum ve bu geç gelen hiç beklemediğim karşılaşma sonrasında ne yapacağımı bilmez şaşırıp kalıyorum.” Birbirine geç kalan ya da erken varan insanların çaresiz şaşkınlığını ne güzel ifade etmiş bu satırlarında Kafka. Tıpkı aynı temayı ”Yalnız Bir Opera” şiirinde işleyen Murathan Mungan gibi.

” Aramızda bir düşman gibi duran zamanı daha o gün anlamalıydım. Benim sana erken, senin bana geç kaldığını…”

Milena’nın yanısıra hayatına giren diğer kadınlara da müzede yer ayrılmış. Felice Bauer, Julie ve Dora. Müzede ayrıca Kafka’ya ait çizimler de sergilenmiş. Aile fotoğrafları, kitaplarının ilk baskıları ve kendi okuduğu kitaplar da oldukça ilgi çekici diğer objeler. Müzede uzunca bir vakit geçirdikten sonra adım sayar yine hızlanmaya başladı. Buradan yürüdüğüm yer Prag Kalesi oldu. Kaleye giden yokuş üzerinde St. Nicholas Kilisesi var oraya da uğradım. Kale Unesco Dünya Mirası listesinde yer almakta ve 880 yılında yapıldığı sanılıyor. İçinde Aziz Vitus Katedrali var ve oldukça görkemli. Kalenin bulunduğu alanda bir diğer ilginizi çekecek alan Golden Lane.  Burada o dönem kalenin savunucuları, hizmetkarlar, zanaatkarlar, kuyumcular yaşamış. 1916-1917 yılları arasında ise 22 Numaralı ev Kafka’nın yaşadığı ev olarak ziyaretçiler tarafından geziliyor. Yine yürüyerek ve şehrin güzel fotoğraflarını çekerek nehre doğru indim. Acıktıysanız size öğlen için güzel bir hamburgerci önerebilirim. Ama hala yürüyebilecek enerjideyseniz Kampa Müzesine devam edebiliriz. Burası modern soyut sanatçıların eserlerinin sergilendiği bir müze. Bu müzenin bahçesinde Kampa Bebekleri adlı heykeller bulunmakta ve son derece ilginç. Prag’da muhtelif yerlerde bu sanatçının diğer ilginç eserlerini de  göreceksiniz. İsmi David Cerny. Örneğin Kafka Müzesinin bahçesindeki işeyen adam heykelleri de bu Çek sanatçıya ait. Bu heykelde yarattığı katmanlı dizaynı yine şehir merkezinde yer alan Quadrio AVM bahçesindeki Kafka Heykelinde de kullanmış. Sanatçının şehrin çeşitli yerlerine serpiştirdiği eserleri http://www.cekturk.com adresinde görebilirsiniz. Kampa Müzesinin hemen arka sokağında U Modre Kachnicky restoran var. Burada geleneksel çek mutfağını deneyebilirsiniz. Ancak rezervasyon yapmanız gerekiyor. Çünkü ben tek kişi olmama güvenerek akşam yemeği için çat kapı gittim ama hiç yer yoktu. Yine Kampa Müzesinin çok yakında tavsiye edebileceğim diğer bir restoran Cafe Savoy. Burası hem öğlen için atıştırmalık şeyler servis ediyor hem de akşam yemeği olarak hizmet veriyor. Akşam yemeğimi burada yedim,  servis ve lezzetten de çok memnun kaldım. Öğle yemeği ve dinlenme faslını da geçtiysek yola devam edelim mi? Sıradaki yer, Memorial to the Victims of Communism anıtı. Burada, 26 basamaklı bir merdivene yerleştirilmiş  7 bronz heykel var ve bu kişiler komünizm mağdurlarını sembolize ediyor. Olbram Zoubec tarafından yapılmış. Heykele en yakın köprüden nehrin karşısına yürüdüğünüzde sizi dans eden evler bekliyor. Binanın içinde bar ve restoranlar da mevcut. Bu bina Fred Astaire ve Ginger Rogers’dan ilham alarak yapılmış.  Fred&Ginger olarak da biliniyor. İkinci dünya savaşının sonuna kadar bombalanan ve tahrip edilen bu şehirde 1948-1989 komünist dönemden sonra Kadife Devrim başlamış ve bu bina da umut dolu bir gelecek sembolü olarak 1994 yılında inşa edilmiş.

Prag’da Absintherie Barlar da popüler. Bu içkinin alevler içinde hazırlanışını izlemek ayrı bir keyif. Ancak alkol oranı %70 ve yanında mutlaka su ile servis ediliyor. Fiyatı da 170 çek kronu. İçmeseniz bile kesme şekerin alevler içinde eritilmesi ritüelini izlemek güzel. 🙂

Yine eski şehir merkezinde güzel bir kitapçıyla karşılaştım.  Duvarlar gözükmeyecek şekilde kitap tasniflenmiş kitapçıları çok severim. Kitapçının adı Shakespeare&Synove  Raflarda Orhan Pamuk’un neredeyse bütün kitapları vardı. Günün sonuna yaklaşırken artık adım atmak yerine bir yerlerde oturmak istedim. World Of Franz Kafka tabelası bulunan bir binaya merak edip girdim. İçeride Kafka gibi düşünmek teması altında sergi ve 3 kısa film gösterimi vardı ancak izlediğim film ve gördüğüm objelerin ne anlattığına ilişkin kafam aydınlanamadı maalesef. Üstelik 250 çek kronu da bence orası için oldukça pahalı bir giriş ücretiydi.

Pazar gününe gelirsek; pazar günü tamamen keyfime ayırdığım, herhangi bir yer görme amacı taşımayan, serbest zaman şeklinde geçti. Uzun uzun kitap okuduğum saatlere Murathan Mungan eşlik etti. Canımın çektiği her an yediğim trdelnik nefisti. Tarçın ve şekere boca edilmiş pişi düşünün ama ondan çok daha ince ve daha gevrek bir hamur. Sade hali bile benim için çok lezzetli ama içine nutella, muz, çilek, krema gibi şeyler doldurulmuş çeşitleri de tüketiliyor. Bevherovka ise çekin meşhur likörü. 32 bitki ile aromatize edilmiş bu likörün ayrıca kahve ve limon aromalısı da var.

Prag’la ilgili son sözüm; derinlikli bir şehir olduğu. Bence bu derinlik;  savaşlar geçirmiş tarihi, içinden çıkan büyük sanatçılar, müzik, Vltava nehri, Kafka, yaşam ve yemek kültürü gibi geniş konuları bile 32.000 adım içinde hissettirebilmesiyle kendini gösteriyor.

Kafka dedik öyle başladık, onun mektubunda geçen bir cümle ile yazıyı bitirelim…

”Ah Milena, olmamasına razıyım. Oluyormuş gibi olmasın yeter.” 

Bu cümleyi Prag’da günlüğüme yazdığım şu paragrafla tamamlamak istiyorum.

” Sıcak yatağında sırt üstü yatarken mış gibi yaşayan insan! Ben, yaşıyorum. Ben, deneyim biriktiriyorum. Anı koleksiyoneriyim, evet. Dokunarak seviyorum, koklamayı seviyorum. Bak, şu an Prag’da, bu masada burnumun ucu üşüyor. Sağ elimin kasları yazarken yoruldu. İşte bu hisleri seviyorum ben. Seçimlerimiz yaşamdan yana olsun. Nerede olursak olalım, gerçek deneyimler biriktirelim, henüz vakit varken…”

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://ailecekgeziyoruz.com/kafkanin-izinde-prag/

Yorumu formunu geç

  1. Ne güzel bir yazı olmuş, hem bilgilendirici hem eğlenceli 😊 Emeğinize sağlık

    1. Çok teşekkür ederim. Beğenmenize çok sevindim.

    • Başak on 28 Mart 2019 at 21:04
    • Cevapla

    basaksalik@gmail.com Harika bir yazı. Ruhun güzel 💚

    1. Sensin o! Can Başak…

    • Anonim on 28 Mart 2019 at 21:05
    • Cevapla

    Ben de Prag’a daha önce gittim. Ama yazıyı okuyunca hemen tekrar gitmeliyim hissi oluştu. Harika bir aktarım; samimi, faydalı, sıcak ve renkli❤️❤️❤️

    • Leyla Karasu on 28 Mart 2019 at 21:19
    • Cevapla

    Prag,kesinlikle görülmesi gereken bir şehir..Öznurcuğum,o kadar güzel anlatmışsın ki görmeyenler,görmüş kadar olmuştur.Enerjine,eline sağlık.

    1. Leylacım çok teşekkür ederim. Beğenmene sevindim.

    • İnci Uğrasız on 28 Mart 2019 at 22:05
    • Cevapla

    Öznurcum,
    Prag’ı anlatırken de her zamanki gibi ruhunu ve enerjini katmışsın.
    Yazıyı okurken adeta şehri geziyor gibi hissettim.Şehrin sokaklarını,kiliselerini ve müzelerini gezdim.
    Hep söylediğim gibi sen bu konuda çok başarılısın.😍

    1. İncicim beğenmene çok sevindim. Çok teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

 

Translate »