Oca 23

Provence Rotası- Haziran 2017

Bir akşam yine bu masada oturuyorum. Bu masa hangi masa? Yazı yazmak için öncelikle ideal bir ortam gerekir. Benim ideal ortamım salonda çok amaçlı kullanılan ve bir ucuna yazı yazmak üzere hep benim oturduğum masadır. Masa tahta ve dokusu da pürüzsüz. Üzerinde göz yoran fazlalıklar yok. Birkaç kitap,  o da o an okuduklarımız. Masanın sol yanında müziğim olur. Müzik önemli. Mümkünse hiç susmasın. Gün içindeki ruh halime uyan parçalar akar oradan sürekli. Neyse  Provence’dan nereye geldik. Konuyu dağıtmayayım. Bir akşam bu masada oturuyoruz. Karşı ucunda Ateş kitap okuyor. Gözlüğünün üzerinden bana doğru bakıp, ”Provence”  dedi, bayram tatilinde birlikte buraya gidelim mi? Bir karar hızlı alınıyorsa çok doğrudur. Bileti yatmadan önce kesmiştim. Marsilya’ya gidiş dönüş iki kişilik bilet. Şimdi size rotayı anlatmaya başlıyorum. Ama önce şu şarkıyı dinler misiniz? ”Stairway To Heaven” Led Zeppelin. Gittiğim yerler benim aklımda ya bir melodi ya da yol boyunca okuduğum bir kitapla kalır. Sizden ricam bu yazıyı bu parça eşliğinde okuyun. Şahane bir sergi gezme fırsatım oldu orada. Ve bu şahane serginin finalinde bu parça çalıyordu. Muhteşem. Cennetten çıkma. Benim için Provence bu demek oldu işte…

Aix-en Provence

Marsilya’dan araba kiraladık. Çizdiğimiz rota kuzeye doğru Aix-en Provence, Lourmarin, Bonnieux… diye gidiyordu. Batıya kıvrılıp yeniden güneye Marsilya’ya dönen bir rota. Aslında hepi topu 270 km civarı ama bölge tek bir merkezde konaklanmayacak kadar büyük. Burası küçük bir kasaba ama diğer gittiklerimiz içinde büyük bile sayılır. Marsilya’ya yaklaşık 25 km. Aslında gitmeden önce ne kadar araştırsak da gidip gezdikten sonra fikirler değişiyor. Yani, bölge hakkında bilginizin kaynağının kişisel deneyime dayanması her şeyi çok değiştiriyor. Bu yüzden ben size yukarıdaki haritaya iyice bakmanızı önereceğim. Esas Provence denen bölge, lavanta tarlaları, güzel kasabalar, pazarlar, minik ve keyifli kafeler, dükkanlar, doğa… hepsi o alan içinde. Ben kendi izlediğim  rotamı anlatıyor olacağım ama yazının sonunda size aynı bölge içinde farklı bir konaklama planı vereceğim.  Aix-en Provence dediğim gibi büyük bir kasaba. Meydanı var. Çevresinde birçok kafeler, dükkanlar, market… Cıvıl cıvıl. Ama benim için fazla büyük. Karnımız acıkmıştı, seçenek çok fazla. Bu yüzden karar vermekte zorlandık ve neticede bir tapas bar bulduk kendimize. Adını maalesef not almamışım ama dediğim gibi zevkinize göre yemek yiyeceğiniz seçenek çok fazla. Biraz gezip yemeğimizi yedikten sonra Lourmarin denilen şahane kasabaya devam ettik.

Lourmarin

Hayatımda gördüğüm en küçük ve bir o kadar keyifli bir kasaba. Arnavut kaldırımı sokakları, minik dondurmacı dükkanları, bira ya da kahve içebileceğiniz sevimli bir iki kafe ve içinde saatler geçirebileceğiniz tasarım dükkanları. Bir film karesinin içine düşmüş gibi hissettim. Ateş benim gibi uzun uzun incelemeyi sevmez bu yüzden hemen bir masaya geçti, birasını söyledi ve kendi paralel evrenine geçti. 🙂 Ben sokakların altını üstüne getirdim. En son bir dondurma ile günü taçlandırdım. Konaklama Lacoste. Ama yol üzerinde uğrayacağınız bir yer daha var o da Bonnieux.

Bonnieux

Lourmarin benzeri bir kasaba. Meydanında cuma günleri şahane bir pazar kuruluyor. Ben her yerin pazarına bayılırım. Ama buranın pazarında beni en çok çeken şey şapkaları oldu. Nefis şapkalar. Fiyatlar pahallı, üstelik Euro- Tl bazında bakarsak pazardan almak bile maliyet. Yine de yolunuz pazarın kurulduğu güne denk düşerse gezmeden geçmeyin.

Lacoste

Bu köylerin birbirine mesafesi en fazla 10 km. Bu yüzden yol sorun değil. Üstelik köyleri birbirine bağlayan bu yollar lavanta tarlalarından geçiyor. Kaldığımız yer, adını mutlaka yazmak isteyeceğim kadar güzeldi. Neden güzel dedim önce onu belirteyim. Tek katlı yan yana dizilmiş 5-6 kulübe düşünün. Önlerinde minik ama minicik bir teras var. Her teras lavanta bahçesine bakıyor. Bahçede bir süs havuzu. Bir ferforje masa. Çevre ağaçlarla kaplı. Yatak bahçeye dönük. Perdeleri de açarsanız önünüzde çiçekler ve kulağınızda kuş sesleri eşliğinde bir uykuya geçebilirsiniz. Konakladığımız yerin adı Le Clos Des Lavandes. Eşyaları bıraktıktan sonra yemek yemek için dışarı çıktık. Elbette arabasız. La Dolce Vita. Küçük ve lezzetli bir yer. Pizza yedik. Birinci günü bu şekilde bitirdik.

Menerbes

Sokaklarının arasından lavantalar fışkıran bir köy burası. Vadiye bakıyor. Girişinde aracınızı bırakmak için geniş bir park alanı ve hemen devamında lavanta tarlalarına karşı bir şeyler içeceğiniz hoş bir kafe var. Ne işinize yarar bilmem ama bir de mobilyacı. 🙂 Öğlen 15.00 olduğunda yemek servisi kapanıyor. Bir daha akşam saat 18.00’e kadar kapalı. Günlük yol planınızı yaparken bunu göz önünde bulundurun. Yol üzerinde Oppede‘den geçeceksiniz. (Oppede-le-Vieux)  Aslında yol üzeri demeyelim yolunuza çok yakın diyelim. Hangi yol? Roussilion‘a gideceğinizi düşünerek söylediğim yol. Burada milli park gibi bir yer var. İçinde şehrin eski halinin kalıntıları duruyor. Buraya mutlaka girin. Doğal vadinin içine kurulmuş ve şimdi kalıntıları kalmış bu taşların arasından geçerek çıktığınız meydan çölde vaha gibi. Ağaçların arasında çok güzel bir restorant var ve gölgeli bahçesi ile şahane bir mola yeri. Adı Le Petit Cafe

Roussilion

Burası bizim Kapadokya gibi. Kızıl Vadi benzeri kırmızı renkli topraktan oluşmuş, doğal kayalar var. Öğlen yemeğimizi burada Cafe de L’ Ocrier adlı bir restoranın, kızıl kayalara bakan balkonunda yedik. Ve sonra ver elini Gordes. Ancak Gordes’e  gitmeden önce uğradığımız bir yer var kiiiiii !..

Fontaine de Vaucluse

Fransa’nın Avignon bölgesini, kanal gezisi yaptığımızda detaylı gezme imkanı bulmuştuk ve locaboat yazımda bölgeyi anlattım. Bu kasaba, Avignon’na 25 km mesafede. İçinden nehir geçen, kapalı, eski bir orta çağ köyü. Meydanında yani nehrin yanında restoranlar var. Ateş’i orada birasıyla baş başa bırakıp ben tepeleri keşfe çıktım. Dağa doğru tırmanan yarısı patika yarısı merdiven , o dik yamaçlara tırmandıkça manzara çok güzel bir şekilde önünüzde şekilleniyor. Kapıların önünde küçücük de olsa mutlaka bir şemsiye, bir sandalye var. Sanırım onların bizden en önemli farkı, hayatın tadını çıkartacak anları yakalıyorlar. Biz sandalye ve şemsiye sığacak kadar olan o yeri ya beton atarak, büyütür (yani doğaya tecavüz ederek büyütür) ya da ayakkabılık olarak kullanırdık. Burayı yol planınıza alırken su sesleri arasında bir bira içimi zaman bırakın.

Gördes

Burası Kapadokya’ya benzetilebilir. Eğer oraya benzeteceksem de Uçhisar diyebilirim. Buraya kadar geçtiğimiz yerlerle karşılaştırdığımızda daha turistik bir yer olduğunu söyleyebilirim. Kalabalık yüzünden yemek yiyemedik. Gidiş saatimiz itibariyle öğlen mutfak kapanış saati gelmişti. Bir dağın tepesine kurulmuş bu köyün, daracık taş yollarında ilginç manzaralar eşliğinde gezinirken, o inişin bir de çıkışı olduğunu unutmayın. Klasik diğer köyler gibi lavanta likörleri, lavanta sabunları, lavanta magnetleri, lavanta desenli havluları, lavanta… Lavantayla yapılabilecek her şey yapılmış. Bitmiş… Görmek için güzel bir yer ama kalmak için tavsiye edeceğim tek yer, ikinci gece kaldığımız Le Domaine De Palerme. Şahane…

L’isle sur Sorgue

Burayı nasıl anlatsam? Kasabanın merkezine yaklaşık 2 km mesafede bir çiftlik evi düşünün. Biz booking.com’da bulduk. Le Domaine De Palerme. Adı bu. Koskoca bir bahçe, koskoca bir köşk. Kaç odası var bilmiyorum. Güzel bahçeye, çınar ağacının altına kocaman ahşap bir masa koymuşlardı. Evin sahibi olan Fransız, bizi masaya davet etti. Paris’in yoğunluğundan kaçıp, karı koca burayı satın almışlar. Evin tarihi çok eskiye dayanıyor. Albert Camu da bir dönem o evde yaşamış. Masada başka bir misafir çift daha vardı sanırım onlar Kanada’lıydı. Ateş sohbet etmeyi sevmez. Nezaketen oturup sorulara cevap verir. Ben sohbet etmeyi çok severim. Fransızca anlamasam da dinlemeyi en sevdiğim dildir. Türkiye, Orta Doğu, Tayyip, İstanbul, BNP ve benim seyahat bloğum üzerinden devam eden bir sohbeti keyifle dinledim. Yemeği onlarla yememiz konusunda ısrarları oldu ama biz kasabanın içini tercih ettik. Tripadviser üzerinden bolca  övgü alan bir yerde yedik ve memnun da kaldık.

Saint Etienne du Gres

Yol üzerinde ” Musee de la Lavande” var. Buraya uğradık. Lavanta Müzesi. Ne kadar çok Çin’li var! Uğramasanız da olur. Ama olur da uğrarsanız lavanta yağı almanızı öneririm. Çok yoğun bir kokusu var. Tarihi bölgenin biraz dışına çıkmış olduk buraya gelerek. Kaldığımız yer Le Presbytere en Provence. Yaşlı mı yaşlı bir teyze ve onun yarı deli 40’lı yaşlarda bir oğlu işletiyor. Adı Marinene. Ev, Saint Etienne du Gres kasabasında. Marinene koyu bir Katolik. Evin salonu diyebileceğim yer şapel. 😀 İşte orada selfiyi ihmal etmedim. Bahçe güzel olmakla beraber biraz da ürkütücü. Odalarda bol miktarda karasinek, uyuyabilmeniz için önce onların uykuya dalması gerekiyor ama daha da kötüsü karasinekler her zaman bizlerden önce uyanıyor. iki gece kaldık burada ve iki sabah da teyze bize kahvaltıyı getirdiğinde, o gece de ölmemiş olmasına şaşırdık. Kaldığımız yer kasabanın merkezine 5 km civarı. Merkez buraya kadar yazdığım diğer yerlerle mukayese edildiğinde çok büyük bir yerleşim. Kilisesi, meydanları, restoranları, mağazaları… Akşam yemeğini yediğimiz yer Creperie La Celtie. Burası sadece krep yapan bir yer, içine konacak malzemenin sınırı yok. Ben somonlu yedim. Yemeğin sonunda Nutella’lı da yediğimi hatırlıyorum.

Saint Remy de Provence ve Avignon

Burası Nostradamus’un doğum yeri. Aynı zamanda Van Gogh’un yattığı akıl hastanesinin de bulunduğu yer. Buradan Avignon’a devam ettik. İkisinin arası yaklaşık 25 km. Ben bir kafede oturmayı tercih ettim. Ateş, papalık sarayını gezmek istedi. Şehrin tam meydanında yer alan Palais des Papes orta çağdan kalan en büyük ve önemli gotik yapılardan biri. Gezisi bitince bir şeyler içmek üzere bana eşlik etti.

Les Baux de Provence

Bir kalenin içine kurulu, ortaçağdan kalma bu yerleşim, içinde pek çok dükkan, hediyelik eşya, sergi alanı barındırıyor.

www.lesbauxdeprovence.com  O gün ses ve ışık şöleninden oluşan güzel bir sergiye gittik. Akşam yemeği için tercih ettiğimiz yer, Fontvieille’de, La Cuisine de Planet adlı restorant oldu. Minik bir bahçesi var ve etrafı mis gibi çiçek kokularıyla dolu.

Arles

Bu yolculuktaki son durak. Şehri bildik yapan en önemli kişi Van Gogh. 1888 den itibaren bir süre burada yaşamış ve eserlerinde ilham aldığı yer burası olmuş. Rhone nehri kenarındaki bu şehri anlatmak yerine ressamın sıra dışı ve deliliğin kenarında geçen hayatına kısaca değinmek daha güzel olacak. Çocukluk yıllarını ”kasvetli, soğuk ve kısır” olarak betimliyor. Belki bu betimlemede,  ölen kardeşinin adını almış olmasının ruh durumunda yarattığı sıkıntı da etkili olabilir. Öğrenme güçlüğü çektiği ve çok yavaş anladığı için 12 yaşında okul hayatını bırakan Van Gogh, bu durum nedeniyle iyice içine kapanık bir yapıya sahip olmuş. Bi Polar kişilik bozukluğu hastalığından muzdarip. 1873 yılında henüz 23 yaşındayken Londra’da bir resim galerisinde memuriyete başlamış. Ağabeyi Theo, onu hayatı boyunca hep destekleyip korumuş. Ressamın hayatında ağabeyi çok önemli bir figür. Birçok aşk acıları çeken ressamın, Londra’da tanıştığı ve karşılık bulamadığı ilk aşkı, ruhsal rahatsızlığının da başlangıcına yol açmış. Arles’e yerleşip oradan bir ev aldığında en büyük arzusu, sanatçı arkadaşlarıyla o evde birlikte yaşarken, sanatsal faaliyetler ve tartışmaları da birlikte yapmak olmuş. Yegane dostlarından biri, kendisi de narsistik kişilik bozukluğuna sahip P. Gauguin olmuş. O evde bir süre birlikte yaşamışlar. Mavi, resimde melankolinin rengidir. Gökyüzü ve deniz tasvirlerinde ikisi de bundan etkilemiştir. Resimler ve sanatsal tartışmalarla yoğun şekilde, günler bir süre sakin ve huzurlu geçer. Van Gogh Hollanda’lı bir sanatçı ve o dönem Hollanda’lı sanatçılar resimlerini dışarı çıkıp doğayı gözlemleyerek yaparmış. 23 Aralık 1888 aralarında çıkan büyük bir kavgadan sonra Gauguin evden çıkarak geceyi otelde geçirir. Bunun üzerine zaten ruhsal durumu bozuk olan ve manik-depresif ataklar geçiren Van Gogh yeni bir sinir krizi geçirerek sol kulağını keser. Bu kavga kulağını kesmesine neden olmuştur diye bilinse de başka bir hikayeye göre, ağabeyi Thedor’dan o gün aldığı mektupta, Theo’nun evleneceği haberini almış. En büyük desteğini kaybedeceği düşüncesiyle korkuya kapılmasının bu krizi geçirmesine neden olduğu yazılmaktadır.  Gauguin ertesi gün bu olayı  öğrendiğinde Theo’ya  durumu bildiren bir mektup yazar ve Arles’i terk eder. Bir daha da geri dönmez. Gauguin’in gidişinin ardından sinir krizi atakları sürmüş ancak Arles halkı bir süre sonra bu durumdan tedirgin olarak onu belediye başkanına şikayet etmişler. Bir süre akıl hastanesinde yatmış sadece resim yapmak için kırlara çıkmasına izin verilmiş. Yine böyle resim yapmak için kırlara çıktığı bir gün kendisini vurarak öldürmüş.

Ayçiçekleri, yıldızlar, gece mavisi, yıldızların sarı ışıkları… En güzel tablolarını yaparken, hastalığının manik dönemindeki coşkun ruh durumunun da etkileri olduğu söylenir. Hüzünlü bir hikaye hayatı. Üstelik sağlığında tablolarının bu kadar değerli olduğunu da maalesef görememiştir. Ama resim yapmak,  içindeki tüm tutkuları, arzuları, hayalleri özgürce gerçekleştirdiği, akışta kalabildiği en güzel yol olmuştur. Hatta bir dönem, artık fırça bile kullanmadan boyalara direkt elle temas edip, tuvalle arasına başka bir aracı koymadan resim yapmıştır. Arles sokaklarında dolaşırken yürüdüğü yollar, resim çizdiği bahçelerde bulunmak bence şehrin kendisinden daha heyecan verici.

Bu arada şunu söyleyerek bitirmek istiyorum bu kısmı. Arles 50 bin kişilik nüfusa sahip bir yerleşim. Actes Sud Librairie  Editions, içinde 40 bin kitap barındıran bir kitapçı. Üstelik tamamı kendi dillerinde, yani Fransızca. Raflarda bizim yazarlarımızı  görmek de gurur verici. Geçtiğimiz günlerde Azmi Karaveli’nin bir paylaşımında, Rize’de bu ay bir kitapçı açıldığını okumuştum. Haber değeri, Rize’deki ilk kitapçı olması elbette. Yavaş ama sağlam ilerliyoruz diyerek avunalım mı? 🙂

Maussane- Eygalieres

Minik bir kasaba burası. Son derece şık restorantlar ve konaklama alternatiflerinin olduğu bir yer. Biz Maison Des Baux Arts isimli yerde kaldık. Konakladığımız evin sahibinin tavsiyesiyle Maussane’a çok yakın bir yer olan Eygalieres’e öğlen yemeği için gittik. Yemyeşil ağaçlarla kaplı, patikadan az daha büyük bir yoldan vardık buraya. Paulette Restaurant adlı şirin bir yerde yemek yedik. Maussane bölgenin lavanta zenginliğine ilave olarak,  zeytinlikleri ve zeytin yağları ile de meşhur bir yer. Sokak aralarında azıcık gezinirseniz karşınıza bunlardan satın alabileceğiniz butik dükkanlar da çıkacak.

Gezinin Özeti

Kitaplarımı çantama koyup sessiz ve huzur içinde , dinlenerek, zevkli yemekler tadarak, küçük kafelerde kahvemi, şarabımı içerek telaşsız bir gezi yapayım diyorsanız bir hafta ayırın derim. Lavantaların açtığı mevsim Temmuz. Daha sakin bir zaman diliminde gitmek isterseniz lavantalara denk düşürmemeye çalışın. Gerçi benim konaklama alternatifi olarak sizlerle paylaştığım yerler öyle çok turist yoğun yerler değil. Vaktim az sadece görmek istiyorum, hızlı bir gezi yapacağım diyorsanız 4 gün ideal. Haritada gördüğünüz yerler Provence’ın kalbi. Lacoste, Bonnieux, Menerbes, Gordes, Oppede, L’isle sur la Sorgue olmazsa olmazlar arasında. Ben buna ilaveten Fontaine de Vaucluse mutlaka uğrayın diyorum. Ekonomik bir seyahat değil. İki kişi min 50 Euro max. 80 Euro arası yemek ücretleri ödedik. Haziran ayı sıcaklık olarak bunaltmayan, üşütmeyen, kısaca keyifli bir aydı.  Yol kenarlarından toplayıp, buket yaparak kuruttuğum lavantalarım hala salonumda…

 

 

 

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterPin on Pinterest0

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://ailecekgeziyoruz.com/provence-rotasi-haziran-2017/

Bir Cevap Yazın

Your email address will not be published.