Osaka’da Japon Tarzı Bir Gün

Japonya’ya gelmeden önce iki ay hazırlık yaptığımdan bahsetmiştim. Bunun bir kısmı da mutfağını tanıtan programları izlemekti. Defterime “Toyonaka’ya git, burada bir pastahane var.” diye not almışım. Adı Kissa Nerine. Bunu Japon gurme youtube kanallarından birinde görmüştüm. 24 yaşında genç bir kadın tarafından işletiliyor. 100 yıllık geleneksel bir evin köşesinde faaliyet gösteren bu küçük kafe, güzel bir bahçeye sahip. Bahçedeki söğüt ağacının altına ahşap bir güverte yapıp, minderler ve kısa bacaklı sehpa tarzı tahta masalar koymuşlar böylece geleneksel biçimde yemek yeniyor. Youtube sayfasının linkini paylaşacağım gitmeseniz de izlerken ruhunuz dinleniyor.

Bu kadar etkilenmesem güne Toyonoka ile başlamazdım. Toyonaka’ya banliyö treniyle on beş yirmi dakika süren bir yolculukla vardım. Dotonbori’nin neonları ve Shinsaibashi’nin kalabalığından uzak, turistlerin değil Japonların yaşadığı Osaka’yı göreceğim bir semtti. Toyonoka tren istasyonunun hemen yanında, üstü tamamen kapalı, içinde küçük mahalle esnafları olan, daha çok Japonların alışveriş yaptığı bir sokak var. Bu tür üstü kapalı sokaklara shotengai diyorlar. Yuvarlak, pankek gibi, içi kırmızı fasulye ezmeli ya da matcha dolgulu mini kekler yedim.

İzlediğim bir başka youtube kanalı da Ayaküstü Lezzetler programıydı. Genel olarak Tokyo, Kyoto, Osaka gibi büyük şehirlerde nerelere gittiler ve hangi yöresel yemeği tattılar bunları gitmeden önce hep not aldım ve zamanı yetiştirebildiğimce ben de deneyimledim.

Yine YouTube’da keşfettiğim bir mahalle daha vardı adı Nakazakicho. Buraya da gittim. Osaka’nın kuzeyinde, Umeda’nın hemen yanında bulunan eski bir mahalle. II. Dünya Savaşı sırasında nispeten zarar görmemiş ve ayakta kalmayı başarmış. Bu nedenle bugün hâlâ yüz yıllık ahşap Japon evleri, dar sokaklar, eski depolar, küçük avlular, bağımsız kitapçılar, vintage dükkanlar, el yapımı takılar, seramikler ve küçük kafeleriyle görülesi bir mahalle.

3 Mart 2026 Salı, Güne Nakazakicho ‘da başladım. Ourlog diye bir kafe buldum. Menüsü zayıf ama kahvesi güzel. Çekirdek öğütüyorlar ve güzel müzik çalıyor daha ne olsun. Jam Pot, Guignol, Salon de Amonto bu sevimli dükkanlar saat 12:00 de açılıyor. Hava soğuk ve yağmurlu. Değişik bir gün olacak, belli. Tam yazmalık. Dört hapı falan aynı anda yuttum. Balık yağı, C vitamini, magnezyum bir de ne olduğunu unuttuğum bir takviye.

O gün Warara adında, sokak arasında bulduğum bir kafe vardı. Defterimi, dışarıda hafifçe atıştıran yağmuru seyrederken orada yazdım.

Nefis bir milkshake geldi. İçindeki muzun tadını alıyorum. Sebzeli sandviç yedim. Şimdi nihayet doydum. Yeşil shake içtim. Önceki yerde de kahve içip yanında kuruvasan yemiştim. Telefonumu şarja takmaları için onlara verdim. Sol boynum çok kötü. Yazar tıkanıklığı nedir diye sık sık soruyorlar. Defteri açıp bir şey yazası olup hiçbir şey yazamamak olabilir mi? Bence artık bu bölgeden ayrılayım. Don Kişot ya da şu üstü kapalı çarşılar artık sıktı. Yolda olmanın iyi ve kötü yanları neler? Bu tamamen mekanlar ve hatta havayla falan da ilgili. Eğer keyifli minik dükkanlar varsa, sokaklar, kırlar ilgini çeken şeyler vaat ediyorsa keyfin dibi. Ama bunun tersi durumlarda üstüne bir de soğuk eklenirse sıkıcı. Yine de şunu yazmam lazım ki ilk defa 18 gün solo seyahat yapıyorum. Bırak bunca yeri tek başına gezmeyi insan kendinden sıkılabilir. Gerçi bu, kendiyle ne yapacağını bilmeyen insanlar için geçerli. Koca bir seyahat olabildiğince plana sadık kaldım. Vücudumu dinledim. Hislerimi de dinledim. Yanlışlıklar, aksilikler olduğunda, boş ver, böylesi de güzel dedim. Genelde de devamı iyi ve hayırlı oldu. Gözlem yaptım. Göründükleri kadar şirin insanlar olmadıklarını, bilakis haklarını korumak adına kuralları hiç esnetmediklerini eğer kuralda yoksa bir bardak su vermeyi bile reddettiklerini biliyorum. Öyle genetik ya da kültürel yapıdan gelen bir yardımlaşma alışkanlıkları yok bence. Yolda birlikte yürüyen insanlar çok nadir konuşuyor. Genelde tek başına metroya-işe-eve-okula-kafeye. Çalışkanlar diyoruz ama öğlen 12 de açıp akşam üzeri beşte kapanan yerleri de çok. Alışık olmayan biri için uzak doğuda yaşamak kolay değil. Avrupa’daki yaklaşım daha güven verici. Neden böyle düşündüm, çünkü bunlar Çinliler gibi hep kibar, nazik, güler yüzlü. Ama arkada mutlaka fikirleri var yüzlerine yansımayan. Bu yüzden yanıltıcılar. Ciddi bir turizm gelirleri olmalı ki vize istemiyorlar. Yoksa çok turist düşkünü olduklarını sanmıyorum. Cep telefonuyla onlar da çok meşgul. Bu nasıl bir büyüyse tüm dünya etkisi altında. Bir hafta daha kalmak ister miydim? Sanırım hayır. Çünkü seyahat/seyyahlık sürekli içinde olduğun bir hâl halini alırdı. O da işe gitmek gibi bir rutin olurdu. Hatta turist kafası gibi bile olabilirdi. Üç hafta bunun için yeterli. Ayrıca insan yirmi ya da otuzlarda olsa hadi en fazla otuz beş, o zaman fiziksel konfor çok önemli olmayabilir. Ancak şimdi, ben 54 yaşında biri olarak yattığım yere, oturduğum tuvalete, taşıdığım yüke önem veriyorum. Fiziksel durumum önemli. Bir arkadaşım geçenlerde bana yetmişe kadar gezeriz gibi bir şey diyordu. Benim anladığım seyahat anlayışına göre bu çok zor. Çünkü şu an bile zorlandım. Bir sabah kalkıyorsun boynun tutuk ya da gribalsin ya da dizin ıvır zıvır. Bu tür uzun soluklu yolculuklar gençlik gerektiriyor bu kesin. Yavaştan kalkayım, saati neredeyse 12 ettim. Buradan sonra gitmek istediğim bir yer daha daha var: Toyonaka. 11:45″

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir