
“2 Mart Pazartesi Himeji- Kobe: Sabah sabah yerin altında kurulu, ikinci Japonya dediğim metro aktarmasına doğru yürürken, Belle Ville diye şirin bir kafecik gördüm. Menüde, avokado sürülmüş yumurtalı ekmek vardı. Çok severim. Hemen sipariş ettim. Sabah, otelime yürüyüş mesafesindeki Osaka Kalesi’ni gezdim. Kaldığım bölge iş merkeziymiş. Bu yüzden sabah o saatlerde çok kalabalıktı. Öğrenciler ve işine gelenler akın akın metrodan inmiş, Temmabashi Ekimae civarına dağılıyorlardı.” Osaka Kalesi 1583 yılında yaptırılmış. O dönem Osaka ülkenin siyasi merkezi olma yolunda ve kale de bu gücün simgesi olarak inşa edilmiş. Kalenin dışı devasa taş surlardan oluşuyor, her biri Japonya’nın dört bir yanındaki derebeylerince gönderilmiş. Ana kulenin üzerinde altın varak süslemeler geçmiş zamanın gücünün bugün bile göstergesi. Kale, II. Dünya Savaşı’ndaki bombardımanda zarar gördüğü için 1931 yılında betonarme olarak yeniden inşa ediliyor. Bu yüzden Himeji gibi orijinal bir yapı değil. Kalenin çevresinde kiraz ağaçlarıyla dolu güzel bir park var. Sakura mevsimi ağaçların altındaki tahta masalarda piknik yapmak kim bilir nasıl keyiflidir.


Osaka’dan günü birlik yapılan iki geziyi 2 Mart Pazartesi günü için planladım: Himeji.
Burası, Japonya’nın Hakuro-jo, Beyaz Balıkçıl Kalesi olarak bilinen muhteşem kalesiyle meşhur. Japonya’nın kale mimarisinin 1600’lü yıllarda ulaştığı zirveyi temsil ediyor. UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi’ne alınan ilk yerler arasında. Parlak, beyaz dış cephesi ve havalanmaya hazırlanan beyaz bir balıkçılı andıran görünümü nedeniyle bu isim verilmiş.


Kalenin girişinden aldığım broşürde şöyle bir hikâyesi var Himeji ‘nin: Bugün Himeji Kalesi’nin değeri tüm dünyada kabul görmektedir. Ancak Meiji döneminde, feodal sistem kaldırıldıktan sonra, birçok kale gibi Himeji Kalesi’nin de gereksiz olduğu düşünülmüştür. Yıkılması planlanmış ve açık arttırmada yalnızca 23,5 yen karşılığında satılmıştır. Bu miktar bugün yaklaşık 100.000 yen değerine denk gelir. Neyseki yeni sahibi yıkım maliyetinin çok yüksek olduğunu görünce kaleyi yıkmaktan vazgeçmiştir. Daha sonra kültürel değeri anlaşılmış ve korunmuştur.

Himeji Kalesi Japonlar tarafından Mucizeler Kalesi olarak da anılıyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Himeji iki kez bombalandı ve şehir büyük ölçüde yandı. Kaleye de bu bombalardan biri isabet ediyor ancak bir şekilde patlamıyor ve yangın çıkmıyor. Savaşın ertesi günü insanlar gözyaşları içinde Himeji Kalesi’nin küle dönmüş kentin ortasında bembeyaz bir melek gibi dimdik ayakta durduğunu gördüklerinde buna inanamıyorlar. Mucizeler Kalesi ismi de o günlerden geliyor. Kaleye dair anlatılan başka bir efsane var ki bu da toplumsal dayanışmalarının güzel bir örneği; kalenin inşası sırasında taş sıkıntısı yaşanıyormuş. Kaleye yakın yaşayan, yoksul, yaşlı bir kadın elindeki değirmen taşından başka hiçbir şeye sahip değilmiş. Bu taşı kalenin inşaatında kullansınlar diye gidip kale lorduna götürmüş. Lord bu davranıştan o kadar etkilenmiş ki taşı hemen surlarda kullanma emri vererek ustalara teslim etmiş. Bu taşa “ubagaishi” yani yaşlı kadının taşı adı veriliyor. Bugün bile Mizu-no-lchi Kapısının orada görmek mümkün. Himeji Kalesi’ni gezerken fark ettim ki burada hiçbir ayrıntı yalnızca süs olsun diye yapılmamış. Görkemli kapılar, önemsiz gibi görünen hendekler, üzeri sembollerle işlenmiş kiremitler, yelpaze biçiminde yükselen taş duvarlar, yangına dayanıklı özel sıvalar ve düşmanı tuzağa düşüren dar geçitler… Hepsi aynı anda hem estetik hem de savunma amacı taşıyor. Beyaz Balıkçıl Kalesi’nin zarif görünüşünün ardında, yüz yıllar boyunca onu ayakta tutan büyük bir mühendislik zekâsı ve savaş bilgeliği saklı.

“2.500 Yen ödeyerek Himeji Kalesi’ne girdim. Kaleyi dolaştıktan sonra Kuuhaku adında, sokak arasında şahane bir kafe buldum. Üstelik kahvesi ve cheese keki muhteşem. Kahveyi değişik bir tarzda demlediler. Mis gibi kokusu tüm kafeye yayıldı. Bu seyahat boyunca kaç kere Çin’de gibi hissettim kendimi. Harfle değil, sesle konuşuyorlar. HAAaaa… HIIIııııı azalarak, hıım, bazen kısa. Valla aç kurt gibi yedim. Halbuki daha metroya binmeden güzel bir kahvaltı etmiştim. Hım, hım… Biri sürekli makineli tüfek gibi konuşurken diğeri sadece hım, hıı, aaaauuu sesleri çıkartıyor. Üç tane kalın üst getirmişim, döne döne onları giyiyorum. Daha beş günüm var. Ama olsun. Şu an kafamda kalan tek iş yeğenlerimin siparişi olan bebekler. Boş bir Don Kişot bulmak gerekiyor. Geçen gün ne düşündüm; Özer amcamın bana aldığı elbiseler ve oyuncaklar çocukluğumun en keyifli anılarıdır. Bilal’in çocuklarına bu bebekleri bulabilirsem, sanırım iki yavru da otuzlu yaşlarına gelince bunu hatırlayacaklardır. Yaşam tuhaf bir döngü. Zaman bazen hızlı, bazen yavaş. İnsanlar kaypak, bencil ama onlarsız da olmuyor. Yine de bildiklerimden uzaklaşmak iyi geldi. Karşımda beyaz beton bir apartman var. Alt katın sütunlarını kesmemişler. Ardiye ya da otopark, ikisi için kullanıyorlar. Kırmızı trafik hunileri vardır, caddelere konur, bir tane ondan var. Apartmanın dışında birinci kata sarı demir korkulukları olan bir merdiven çıkıyor. Gözümün görüş açısına giren üç araba var. Tavandan geçen demirlere kırmızı, gümüş, parlak folyolar asmışlar. Süslemek istenmiş ama sonra ne kadar süslesek de bir şeye benzemeyecek nasıl olsa diyip pes edilmiş gibi. Aynı huninin bir de yeşilini gördüm. Üzerinden beyaz yatay şeritler geçiyor. Mavi, plastik kasalar var yerlerde. Ancak baktığında renkli bir görüntü değil bu. “
Oturduğum kafede bir yandan kahvemi içerken bir yandan da bunları yazmışım. Binanın alt katında gördüğüm o depoyu bu sefer de kelimeleri kullanmaksızın çizmeye çalıştım. Bir süre uğraştıktan sonra yan sayfaya geçtim ve binaya bir kere bile bakmaksızın aklımda ne kaldıysa, bu sefer de hayal gücümün yardımıyla çizdim.


“Kabul etmek gerekir ki baka baka çizilemeyecek kadar zordu. Böyle durumlarda perspektif bilgisi ve hayal gücü gerekiyor. İşte edebiyatta ulaşmak istediğim nokta: teknik bilgi ve yaratıcı hayal gücü. Teknik bilgi, neyi nasıl anlatacağını korkmadan denemek. Hayal gücü, kurguyu, konuyu getiriyor ama nasıl anlatacağın da hayal gücü ile ortaya çıkar bence. 2.03.26 Himeji 13:33 İnan bana daha güzel oldu.”


Kobe, bir yanı denize, bir yanı dağlara yaslanmış, batı ve doğunun karışımı kozmopolit bir liman kenti. Kobe Beef ise dünyanın en ünlü etlerinden biri. Ancak her wagyu eti Kobe değil. Gerçek Kobe eti, Hyogo bölgesinde yetiştirilen Tajima cinsi sığırlardan elde ediliyor. Kalite standartları son derece yüksek ve her yıl yalnızca sınırlı miktarda sertifikalandırılıyor. Restoranların menülerinde A3, A4, A5 gibi derecelendirmeler göreceksiniz. Buradaki A hayvandan elde edilen et miktarını; 1’den 5’e uzanan rakamlar ise kaliteyi ifade ediyor. Yağ damarlarının dağılımı, etin rengi ve parlaklığı, dokusu ve sertliği bu puanlamada belirleyici oluyor. Japonlar her zaman A5’i tercih etmiyor. Pek çoğu, daha dengeli buldukları A4’ü daha lezzetli kabul ediyor. Kobe’de iyi kalitede bir et yemek gerçekten ağızda eriyen bir deneyim olmalı çünkü Japonların dediği gibi eti çiğnemek değil ağızda eritmek gerekir. Ben Kobe Beef Yakiniku Yazawa Nankinmachi Branch ‘ta yedim. Kobe’nin ünlü Çin mahallesinin girişinde. Menüsünde birçok seçenek var. ( Kobe Beef Lion, Chutoro, Otoro, Premium Lean Meat.) Ben ince dilimlenmiş yakiniku kesimi bir seçim yaptım. Et ile birlikte masaya Hyogo Eyaleti Tajima Sığırı Kobe Eti plaketi geldi. Üzerinde Kobe Eti Dağıtım ve Tanıtım Birliği Üyesi Sertifikası vardı. Masamdaki ızgarada etimi kendim pişirdim. Bu yakiniku deneyimi. Kobe etinde olay birkaç saniye bir yüzü, birkaç saniye de diğer yüzü çevirmek. İçi hafif pembe kalmalı ki dedikleri gibi ağızda erisin. Elbette bu teknikleri masama servis yapanlar söyledi. Etle birlikte sarımsak turşusu gibi bir şey getirdiler. Ayrıca tuz, sirke ve wasabi de masaya geldi. Sade ve temiz bir yerdi. Fiyat olarak da 3.080 jpy ödedim. Elbette bu fiyata doyana kadar yediğim bir deneyim olmadı ama öyle bir hedefim de zaten yoktu.



