
Japonya yazımın gün gün giden nizami bir biçimde akmasını istemedim. Çünkü Japonya’ya yola çıkan onlarca tur gibi, şimdi şunu sonra bunu hadi bi de ekstra şunu diyeceğim bir şey değil benim Japonya’m. Ben Japonya’da bir Japon balığı gibi şehre akmak istedim. Canımın çektiği yerlerde oturup, güneşin altında mayışmak, kahvemi içerken yazmak, merak ettiğim dükkanlarda dilediğimce vakit geçirmek, banklarda oturmak ve kuş seslerini dinlemek hatta sokaklarda kaybolmak. Romantik bir yeden söylemiyorum bunları. Ama şu var ki insanca yaşamanın kendisi romantik bir hayal oldu günümüzde. Şair yıllar önce demiş aslında, ah kimselerin durup beklemeye vakti yok, diye. Hayata vakit ayırmak lazım halbuki. Kendimiz için yaşamaya vakit ayırmak. Bu da yavaşlamadan mümkün değil.

Seyahatin beşinci günü gibi ara hesap yaptım. Cebimde kalan usd ve Japon yeni, o güne kadar harcadıklarım ve toplam bütçem hakkında. 23 Şubat tarihinde fast food adama yazmışım, güne dört bin japon yeni ile başlayacağım. 1.100 usd’ım var. Günlük 84 usd yani günlük on iki bin jpy. Bu tür hesaplar uzun bir seyahatte önemli. Ülkeye dönmeden kredi kartının yetersiz limit uyarısı vermesini kim ister ki!
Tokyo’dan ayrılmama son iki gün kala Hakone planımı tamamen rafa kaldırdım. Çok ikilemde kalmama rağmen bunu yaptım çünkü Tokyo’ya o kadar bağlandım ki son iki günümü başka bir yerde geçirmek istemedim. 23 Şubat Pazartesi ve 24 Şubat salı, kaplumbağa hızında gezerek, görmek istediğim yerler vardı…
Kaldığım otel Tokyo Tower’ın dibindeydi ve terzi kendi söküğünü dikemez hesabı ben henüz oraya gitmemiştim. Otelden çıkıp yürüyerek kırmızı Eiffel kulesine vardım. Eiffel Kulesi’nden esinlenerek yapılmış ve ondan dokuz metre daha yüksek. 1958 yılında televizyon kulesi olarak inşa edilmiş. Kulenin üçte birlik kısmına ücretsiz çıkış var. Önce bunu yaptım. Kulenin hemen yanında Shiba Park var. Oradaki çimenlere yayılıp gök yüzünü seyretmek istedim. Bunu yapmadım ama kulenin altındaki banka uzanıp kırmızı demir yığının arasından göğü seyrettim.

“Tokyo Tower’ın altında düşündüklerim: Geçen gün Pita’daki buluşmada varoluşsal düşünceyi konuşurken, Hamza Celalettin’in anlattıklarına atıfta bulunup doğa ve insan (evren ve insan) , insan ve dünya arasında anlamsal bir bağ kurulamamasından bahsetmiştim. Ama biz doğayla bağ kuruyoruz dedi bir arkadaş. Şimdi Tokyo Tower’ın altındaki bankta uzanmış, yatıyordum ve hızlıca beyaz bulutlar kırmızı demirlerin arasından süzüldü. Görüntü çok güzeldi. Birkaç kare fotoğraf çektim. Yattığım yerden kuleyi nasıl gördüğümü hafızama kazıdım. Sonra kule beni nasıl görüyor diye düşünüp bir iki foto daha. O an aklıma geldi işte varoluşçuluk. Kule de doğa gibi. Doğa da kule. Yani ikisi de senin nasıl göründüğün, ne hissettiğin, sağlığının yerinde olup olmaması, cebinde paran var mı yok mu ilgilenmiyor. Bu açıdan baktığında, geçen bulutlara bakıp ne güzel süzülüyorlar dediğimde ona duygusal bir anlam yükleyen benim. Bana kendimi iyi hissettiren şey aslında benim düşüncelerim. Anlamlı bir ilişki, ilişkinin işteş bir fiil olmasından hareketle her iki tarafın da birbirini etkilediği, değiştirdiği, dönüştürdüğü bir durumdur. Biz bu ilişki içinde doğadan etkileniyor ama onu etkileyemiyoruz. O kendi zaman dilimi içinde varoluşunu sürdürüyor. Bugün insan tüm ormanları kesse tüm denizleri kurutsa bile doğanın umuru olmaz. Ve belki yüz, belki beş yüz yıl sonra o kendi yaşam döngüsü içinde var olmaya devam eder. Doğanın umurunda değiliz. O anlamları da akılla yükleyen yine biziz. İşte bu ilişkinin durumunu ortaya koyarken Camu, absürt kavramını ifade etmiş. Gezimin tüm gününü yazıya ayıramayacağım elbet… O halde haydi, Zojo-ji tapınağına. 09:55″

