

Sabah eşyalarımı toplayıp erkenden otelden ayrıldım. Kaldığım yere yakın çok güzel bir kafede kahvaltı ettim. Smart Coffee. Eski Kyoto ruhunu hissettiren yerlerden biri. 1932 yılından bu yana aynı yerde hizmet veriyor. En meşhur ürünü yumurtalı sandviçleri. Adı Tamago Sando. Kahve çekirdeklerini kendileri kavuruyorlar. Kyoto’nun günlük yaşamına karışacağınız yerlerden biri. Zaten kapısının önü de Japonlarla doluydu. Kısa bir süre bekledikten sonra bir masaya geçtim. Bolca limonlu sıcak su içtim, grip olmak böyle bir yolculukta en korktuğum şey.


“28 Şubat 26 Cuma; Şubat ayını Kyoto’dan uğurluyorum. Sabah kalktığımda boğazım daha iyiydi. Ama yine de kendimi çok yormak istemiyorum. Antibiyotiklik bir durum olur da ateşlenirim diye korkuyorum. Kinosaki’yi iptal ettim. Olmayacak bir işmiş oraya gitmek. Ana güzergah üzerinde değil. Ben ancak şöyle yapabilirim, ana şehirlerden birine park edip hızlı trenle ya da banliyö treni her neyse, elimi kolumu sallayacak kadar mesafeler olmalı. Dün Nara’ya gidişim gibi dönüşte yine otelime dönmeliyim. Bir Fuji bunun dışındaydı. Orası da çok turistik bir yer olduğu için ulaşım imkanları çok güzel. Kyoto Cumartesi Sabahı: Kahvaltıcıya 2.300 jpy nakit ödedim. Saat 11:45 Osaka’ya yola çıktım. Osaka-Kyoto günübirlik gidilecek kadar yakın birbirine. Trenle yarım saat mesafedeler. Nara’ya gitmek bile Osaka’ya gitmekten daha uzaktı. İyi ki ama iyi ki kaplıca otelini iptal etmişim. Demin bambu ormanlarının oradan geçtik. Resmen Kyoto içinde seyahat ediyor gibiyim. “

Yolda olmak demek yol planlarını da gerektiğinde revize etmek demek. İstanbul’da seyahati planlarken Kinosaki Onsen ‘i listeye eklemiştim. Burayı yabancı bir youtube kanalında gördüm. Kaplıca şehri olarak geçiyor. Kasabanın geçmişi 1300 yıl öncesine dayanıyor. Onsen Japoncada kaplıca demek ve bu kasabada yedi tane halka açık onsen bulunuyor. geleneksel kaplıca kıyafetlerini giyip ayaklarına da geta adında tahta terlikleri geçiren misafirler sokaklarda dolaşarak bu hamamları tek tek ziyaret ediyor. Geceleri de geleneksel hanları olan ryokanlarda konaklıyorlar. Ben de bu deneyimi yaşamak istemiştim. Ancak yol boyunca yorgunluk kümülatif olarak artıyor. Ayrıca Kyoto’nun tam tersine yol yapıp sonra da yine Kyoto yönündeki Osaka’ya gidecektim. Bütün bunlar 24 saat içinde, elimdeki eşyalarım ve bir gece önce gıcıklayan boğazımla, gereksiz yorgunluk içeren bir plan olacaktı. Kinosaki ‘de konaklayacağım oteli İstanbul’dan ödemiştim. 8.000 JPY ücreti vardı ama gidecek olsam, bir bu kadar daha gidiş geliş yol parası vereceğim için ekonomik olarak da götürüsü olmadı.


Yarım saatlik bir tren yolculuğu sonrası Osaka’ya vardım. Kalmak için seçtiğim otel orada da APA oldu. Osaka’da dört gece kalacaktım. Aslında sadece bu şehri gezecekseniz Osaka için iki gece ideal. Ancak ben bir günümü outlet’e bir günümü de Hiroşima’ya ayırdığım için dört gece iyi oldu.
Osaka’ya giden herkes önce soluğu Dotonbori’de alır. Burası gerçekten de Osaka’nın kalbi sayılan, neon ışıkları, dev reklam panoları ve sokak lezzetleriyle ünlü eğlence bölgesi. Tokyo’nun Şibuya ‘sı ya da Şinciku bölgesi gibi Dotonbori de Osaka’nın hareketli yüzü. Otelime eşyalarımı bıraktığım gibi soluğu ben de burada aldım. Önce su kanalına geldim. Orada meşhur koşan atlet Glico Running Man’i gördüm. 1935 yılında oraya konan, şekerleme şirketi Gloco’nun bu reklamı, bir parça Glico ile 300 metre koşabilirsiniz sloganıyla parlamış.
Osaka’nın ticaretini geliştirmek için 1612 yılında kazılan bu kanal amacına ulaşmış. Japonya’nın mutfağı olarak bilinen şehre ülkenin dört bir yanından gelen pirinç, balık ve diğer ürünler bu kanaldan taşınarak Osaka’da depolanmış, fiyatlandırılmış ve dağıtımı da buradan yapılmış. Kanal yapıldıktan sonra iki yakasında tiyatrolar, çay evleri, restoranlar açılmaya başlayınca Dotonbori ticaretle eğlencenin iç içe geçtiği bir merkez olmuş.

Kanalda Tombori River Cruise gezileri yapılıyor. Ben de deneyimledim. Yaklaşık yirmi dakika sürüyor. Gece binerseniz Dotonbori’nin neon dünyasını ve suya yansıyan ışıltılarını da görme imkanınız olur. Nehrin kıyısında 24 saat açık Don Kişot mağazası var. Tekneden indikten sonra Osaka notlarım arasında yazanlardan ilk Hozenji’ye gittim. Burası Dotonbori ‘ye birkaç dakika yürüme mesafesinde ve Osaka’nın en büyülü köşelerinden biri. Hozenji Yokocho içinde Budist tapınağı barındıran küçücük bir meydan. Tapınakta Mizukake Fudo heykeli meşhur. Dilek dileyen ziyaretçiler bu heykelin üzerine su döktükleri için tamamı yemyeşil yosunlarla kaplanmış. Önündeki havuzdan küçük kepçelerle heykele dökülen suyun, hastalıklardan koruduğuna, iyi şans getirdiğine inanılıyor. Dar taş döşeli sokaklar, ahşap cepheli küçük lokantalar, kağıt fenerler insana modern Osaka’nın ortasında gizli bir mahallede yürüyormuş hissi veriyor.

Bir süre sonra karnım acıktı ve Osaka’nın en karakteristik yemeklerinden biri olan okonomiyaki yemeye karar verdim. Bunu yapan en güzel yerlerden birini google maps’e yazıp buldum. Restoranın içinde yemeğin pişirildiği uzun demir bir saç ve onun önünde de yekpare bir masa var. Verdiğiniz siparişin nasıl piştiğini böylece görebiliyorsunuz. Usta, tüm malzemeleri karıştırarak tek bir hamur haline getirdi. Aslında geçmişi 400 yıl öncesine kadar uzanan bu yemek, bir yoksulluk hikâyesi. İnsanların doymak için bulduğu pratik bir çözüm. 2. dünya savaşı sonrası pirinç kıtken, insanlar et bulmakta zorlanırken, Amerikan yardım programlarıyla Japonya’ya bol miktarda buğday unu gelirken halk ellerindeki bu unu, lahana ve sebzelerle karıştırarak büyük ve doyurucu bir yemek yapmaya başlamış. Böylece okonomiyaki doğmuş. Un, yumurta, et suyu ile elde edilen bu hamurun içine ince doğranmış lahana ekleniyor. İsteğe göre et, karides, kalamar, peynir, hepsi karıştırılıp kızgın teppan üzerine dökülüyor, her iki yüzü de piştikten sonra ritüel gibi sıkılan japon mayonezinin ardından servis ediliyor. Ben bu yemeği Osaka’da Chibo’da yedim. Burası, 1967’den beri okonomiyakinin meşhur adreslerinden biri.

Yemekten sonra Osaka’nın en kalabalık alışveriş ve gezinti bölgelerinden birine, Shinsaibashi’ye gittim. Burası yaklaşık 600 metre uzunluğunda üstü kapalı bir alışveriş caddesi. İçinde kozmetik mağazaları, matcha dükkanları, ikinci el marka satan butikler ve çantacılar, spor mağazaları, hediyelik eşyacılar var. Hemen yanında bir başka büyük kapalı çarşı, Kuromon Ichiba Market bulunuyor. Bu da aynı şekilde 500-600 metre uzunluğunda, tarihi 190 yıl önceye kadar uzanan ve Osaka’nın mutfağı olarak bilinen bir yer. Sokak lezzetleriyle ünlü. Pek çok youtube kanalında burada satılan ızgara deniz tarağını, yengeç bacaklarını, deniz kestanesini, taze suşileri, sashimi ve japon omleti olarak bilinen tamagoyakileri görmüşsünüzdür. Ayrıca aralarda mochi başta olmak üzere çeşitli tatlı atıştırmalıkları da bulunur.


“Hastalığın ucundan döndüm. Sabah boğazım iyi değildi sağ boynum ağrıyordu. Kahvaltı ettiğim yerde limonlu sular iyi geldi bence. Şu an Nankai namba istasyonuna karşı nefis bir kahve içiyorum. Kahve mi çok iyi yoksa canım kahve istediği için bulduğumu sevdim mi bilmiyorum. Düşünceler çok hızlı geçiyor aklımdan. Çok kaygılı biri olduğumun iyice farkına vardım ve çok hassas. Kendimden sıkılmıyorum bunun da farkına vardım. Aslında canı sıkılan bir çocuk değilim. Üç şehir gördüm en büyülü duyguyu Fuji’ de aldım. Sonra Tokyo’daki kedili semt. Orada güneşin altında oturduğum an. Kyoto’da minik, salaş lokanta, ne olduğu meçhul onlarca tatlıyı denediğim anlar ve en çok geyikler, ve en çok bambu ormanı, o şahane filozof yolu. Kyoto’da mistik, büyülü bir hava var. Dün Osaka için, YouTube’da izlediğim Burak adındaki gurme rehber, Mecidiyeköy diyordu. Doğru söylüyor. Bence de Mecidiyeköy. Hatta bazı yerler Mahmutpaşa. Yarın rinku premium outlet için namba station’ gideceğim. “

