Batı Karadeniz: Gecikmeli Bir Seyahat- Temmuz 2021

Neden bugüne kadar gitmemişim, diye hayıflandığım sanırım ilk gezi oldu. Uzun zamandan sonra bir geziyi, gün gün ve hatta an be an kayda geçirmek istedim. Hafızamın artık beni zorladığı yaşlardayım. Zaten oldum olası aklımda isim tutmayı beceremezdim. Bir de böyle yoğun geziler hafızamı iyice zorluyor. O gün hangi koyda denize girdik? Yemeği nerede yedik? Gece nerede yattık? Eğer anında yazmazsam geçmiş olsun. Zaten uzunca bir zamandır, hakkında yazacak kadar zevk aldığım pek bir yer de karşıma çıkmadı.  Sanırım en son uzun uzadıya Prag seyahatini yazmıştım. Çünkü yıllarla birlikte yazma motivasyonumu belirleyen faktörler değişti. Üzgünüm ama artık, siz de benim gördüğüm yerleri görün diye yazmıyorum. Çünkü şunu biliyorum ki görmek kişinin kim olduğuyla çok yakından ilgili bir şey. Yani aynı denize bakarak, aynı dağlarda yürüyerek ya da aynı elmayı yiyerek aynı deneyimi yaşamış olmuyoruz. Bir diğer konu da şu; seyahat etmek tüketmek olarak deneyimlenen bir şey olmamalı. Bilakis yaratıcılığı, bilgiyi, hayal gücünü ve neticede üretimi besleyen bir şey olmalı. Bunu soyut ya da somut bir üretimle sınırlamıyorum. Hikayenin sonunda, yüklendiğim duyguyla, düşüncemle, yol boyunca kurduğum ilişkiler ve tanışıklıklarımla kendimi çoğaltabilmişsem, işte o zaman yola çıkandan farklı bir bene dönüşmüş olurum. Çoğalırım. Üretim diyerek kurduğum bağlam bu. Ve elbette bu yüzden bir süredir seyahat yazılarım azaldı. Tek sebebi bu. İnsanın kendini çoğaltabildiği yolculuklar çok fazla olmuyor. Ama şuraya gidin, bu yemeği yiyin, kalesine çıkın, yaylasında kalın, koyunda yüzün gibi bir kontrol listem elbette var. Bunu da instagram sayfamda takipçilerimle paylaşmaya çalışıyorum. Şimdi gelelim Karadeniz’e. Bana uzun bir zamandan sonra blog yazma motivasyonu veren Batı Karadeniz’e… Karadeniz’e birkaç defa gittim ama her ikisinde de doğu tarafına.  Ve bu geziler iş hayatının izin verdiği kısıtlı sürelere sıkışık olunca gördüm mü gördüm diye geçen, duygusu içime tam yerleşemeden biten ve orada olmanın, sosyal çevre tarafından genel kabul görmüş ritüellerine dokunan geziler olarak kaldı. Ayder Yaylasına gittin mi? Gittim. Sütlaç yedin mi? Yedim. Sümela Manastırına çıktın mı? Çıktım. Uzungöl’ü gördün mü? Gördüm. İnek nerde? Dağa kaçtı. Dağ nerde? Yandı bitti kül oldu… Hayatımın büyük bir kısmı yine o planlı, programlı, saatli iş hayatının bana verdiği alışkanlıkla, dakika dakika planlanmış ve öngörülebilir geçti. Bunu kırmak için attığım en büyük adım bankacılığı bırakmaktı. Ama şunu da söylemem gerekir ki sistem bunun üzerine kurulu olunca, ben bıraksam da sorular beni bırakmıyor. Üstelik soranlar sizlersiniz. Sizlerin bilme istenci. Ne zaman yola çıkacaksın? Kaç gün kalacaksın? Ne zaman döneceksin? Nerelere gideceksin? Bütün bir yılını Aralık ayının son gecesi planlayanlar var mı aranızda? ( Bu sene gideceğim yerleri şimdiden seçtim. Hatta biliyor musunuz henüz doğmamış çocuğumun, bir gün doğarsa gideceği okulu da şimdiden seçtim. Evet gittim parayı da yatırdım. Ne de olsa para her şeyi çözer. Şimdi tek hedefim doğmamış çocuğumu doğurmak. Neyse bu iç ses konuşmaları uzar gider en iyisi parantezi kapatmak. ) Bütün bir yılın planını aralık ayının son gecesi yapanlar diyordum. Heh! aranızda onlardan varsa size önerim; bankacılığı bırakın. 🙂

Hayatımda çıktığım ilk plansız gezi budur. En özeli de bu oldu. Kendimi yola bıraktım. Yolda olmak dışında bir şeyle ilgilenmedim. Yol bana yol arkadaşları getirdi. Tanıştım, zenginleştim, öğrendim. Yeri geldi benzinimiz bitti. Elime bir bidon alıp minibüse bineyim diye düşünürken Efe, “anne gittiği kadar gidelim, durduğu yerde bakarız,” dedi. Boşa takarak on kilometre gittik. Durduğu yer Bartın oldu. İnsan kendini akışa bırakınca hayat da yumuşuyor. Geziyi anlatmaya başlamadan önce hazır da çenem düşmüşken bir şey daha söyleyebilir miyim? Fotoğraflardan görüyorsunuz benim iki çocuğum var. Efe ve Ela. Doğdukları günden bu yana, keşfetmek isteyen, dağ bayır gezen, dünyanın sınırlarını merak eden insanlar olmalarını hayal ettim. Uzunca bir süre, seyahatler öncesi  bendeki hevesi onlarda göremedikçe içten içe üzüldüm. Evdeki odalardan birinin duvarını dev bir dünya atlasıyla kapladım. İlgilerini ne zaman çekecek diye bekledim. Şimdi biri 17 diğeri 11 yaşında. Ve her yolculuk öncesi heyecanlılar. Üstelik yolculuk, nereye gittiğinden ziyade yolda kiminle olduğunuzla da ilgilidir. Hani dedim ya en başta, aynı şeye de baksak aynı deneyimi yaşamayız diye. İşte buna bir cümle daha ilave ediyorum. Yoldaki deneyimin tadını belirleyen şey yol arkadaşıdır. Efe ve Ela bana bu gezide öyle bir yol arkadaşı oldular ki! Yeni demlenmiş bir çayın kokusu, soğuk bir havada üstünüze çektiğiniz yumuşacık battaniye, sobada pişen kestanenin çıtırtısı, yazın annenizin kestiği buz gibi karpuz, ilk meyve veren ağacınız, elinize sürünen kedinizin ipek tüyleri… İşte benim yol arkadaşlarım. Nerede kalmıştık. Henüz başlamamıştık. Tamam, o zaman şimdi başlayalım.

AKÇAKOCA

İzmit’li olmama ve on sene boyunca Kartepe’de bir evimiz olmasına rağmen Akçakoca’ya hiç gitmemiştim. Sevdiğim ve müteşekkir olduğum bir ahbabımızı görmek, çocuklarımı da onunla tanıştırmak amacıyla Akçakoca’ya varmak üzere yola çıktık. İlk durağımız Sapanca oldu. Titiz Izgara’yı ailecek çok severiz. Kahvaltısı, köftesi, sütlacı çok güzeldir. Kartepe anılarımızı yad ederek güzel bir yemek yedik. Yemek sonrasu yaklaşık 1,5 saat daha yol yaptıktan sonra Akçakoca’ya vardık. Bizi püfür püfür esen güzel bir rüzgar karşıladı. Geniş bir kumsalı var buranın. Gezimiz boyunca hep bir yerleri bir yerlere benzettik. İlk benzettiğimiz yer Akçakoca sahili oldu. Birkaç yıl önce San Francisco’dan LA ‘e Route 1 dedikleri sahil şeridini takip ettiğimiz bir yolculuk yapmış, yol üzerinde beğendiğimiz kasabalarda iki gece konaklamıştık. Bu kasabaların aynı Akçakoca gibi geniş sahili vardı. Kocaman dalgaları olan bu sahillerde oyunlar oynamıştık. Akçakoca da sanki okyanus kıyısı gibi bir sahile sahip. Başka bir plan dahilinde buraya uğradığımız için, içini gezmedik. Ancak batısındaki Ceneviz Kale’sini erken gelip görmediğimiz için pişmanız. Aslında bu beldeye bir tam gün ayrılır. Çünkü sınırları içinde Aktaş Şelalesi, Fakıllı Mağarası, Kurugöl Kanyonu gibi görülesi yerler var.

Gelelim bize. Biz geceyi Amasra’da geçirecektik. Bu yüzden yolcu yolunda gerek diyerek sohbeti balla bile kesmekte zorlanarak, yola revan olduk. Bizi uğurlayan ahbaplarımıza el sallarken şöyle bir cümle duydum. “Ne mutlu, işte bu; mürüvvet.” Arabayı kullanmak üzere Efe direksiyona geçmişti. Bu cümle, bu yüzden kuruldu. Ve bendeki etkisi tüm gezi boyunca sürdü. Oğlumun mürüvvetini görmüştüm işte. Daha doğrusu yaşadığım mürüvveti o cümle sayesinde fark ettim. İstanbul’a dönüşte Ela bana kahve pişirdi. Bu onun elinden içtiğim ilk kahve oldu. Bu da kızımın mürüvveti.

Gece on suları Amasra’da olduk. Amasra Akçakoca arası yaklaşık üç saat. 1. GECE KONAKLAMA AMASRA

Amasra’yı bize şahane bir insan gezdirdi. Akçakoca’daki güzel insanlar vasıtasıyla tanıştık. Bir yeri rehberle gezerken genelde bilirsiniz ki o an can kulağıyla dinlediğiniz şeylerden akşam aklınızda sadece bir iki kelime kalmış. Yeni bir şey öğrenmek çocukluktaki gibi olmuyor elbette. Çocukken hafıza, sınırları olmayan gökyüzü gibiydi. Şimdiyse… Gezimize önce müzeyle başladık. Amasra böyle ufacık tefecik içi dolu turşucuk bir yer. Bana İtalya’nın renkli, biblo misali güzel kasabalarını anımsattı. Bakınız Cinque Terre! Yüz yıllara, hatta bin yıllara uzanan tarihini korumayı başarmış ender yerlerden. Müzenin bahçesindeki mezar taşlarını okuyarak başladık gezimize. Bize eşlik eden dost, sanki bir pedagog. Öğretmeyi eğlenceli hale nasıl getireceği hakkında doğuştan bir yeteneğe sahip. Yunanca ‘da hangi harf nasıl yazılır ve okunur? O zaman bu mezar taşında ne yazıyor? Bakın çocuklar o zamanlar (hangi zamanlar? Romalılar!) her ölü, sağlığında yaptığı işle anılır ve mezar taşına o sembol konurdu. A o zaman burada yatan bir denizci! Evet denizci. Bak Ela, kadınların mezar taşları hep çiçek. Biz böyle böyle müzeyi gezdik. Amasra’nın sokaklarını arşınladık. Bakın size bir mezar taşı okuyacağım şimdi. “Rahmetinle geldin kabrim başına, hak kabul etsin duan gitmez boşuna, kerem-i Mevla yetiştirdi 62 yaşına.” Mezar taşları acaba bir şeye işaret etmiyor mu? Bin sene önce de yaşasa ve nerede yaşarsa yaşasa insan işte hep aynı insan. Artık ben yokum, bu da benden kalan hoş bir seda. “Mezar Taşı.” Sanırım yazmak da benim için bir mezar taşı. 

Sevgili dostumuz bizi meydanda bir hamama götürdü. Henüz turistlerin talanına uğramamış bu antik hamamın duvarlarında gemi figürleri vardı. O zamanın grafitisi. Restorasyon yapılması halinde sıvayla kaplanacak olan bu resimleri neyse ki gördük. Denize açılan kocalarının sağ salim geri dönmesi için duvarlara çizilen, bir nevi adak ağacına asılan mendil vazifesi gören çizimler bunlar. Tarihi kapıların üstlerinde hep şehrin amblemi. 3.000 yıllık bir tarih. Çeşm-i Cihan! Dünyanın gözbebeği: Amastris.  İsmini aldığı kişi Büyük İskender’in baldızı. Helenistik kraliçe. İ.Ö 300-286 yıllarında burada kraliçelik etmiş. Bütün sokakları gezdik. Sıcak bir gün olmasına rağmen gölgeli taş sokaklar ve devamlı esen rüzgar yürümemizi kolaylaştırdı. Feneri karşımıza alıp, tepedeki banklara denize ve rüzgara karşı oturduk. Denizcilerin özellikle fırtınalı gecelerde Amasra’yı bulup gemilerini sağ salim limana sokabilmeleri için üstünde ateş yakılan kayaya, yani fenere bakarak dinlendik. Cenevizlilerden beri orada öylece duruyor. Cenova armalarını kale kapısında ve sokaklarda karşınıza çıkacak yuvarlak kemerli abbaralarda göreceksiniz. Hemen yanında da o dönemin güçlü ailesi kimse onu sembolize eden bir figür. O aileler kimlerdi, nasıl yaşadılar? Bugün isimlerini merak etmiyoruz. Ama hala çarşı hamamı, köprü, kale, duvar süsleri bizim için merak uyandırıcı. O gün, o denize bakarak yaşayanlar kimlerdi? Tekneler yapan, balık avlayan, kale kapılarının koca kütüklerini açan, kapatan, hamamın içine muradına ermek için tekne resimleri çizen halk genel olarak nasıl yaşadı? Cennete benzeyen o coğrafyanın tadına varacak bir düzen kurmayı becerebilmişler miydi? Ara Güler, İngiltere kraliçesinin hayatı bir boka yaramaz  hayat dediğin küçük insanların hikayesidir demişti ya hani… Gezimizi noktaladığımız yer Konak Cafe oldu. Küçük Liman Caddesi’ndeki denize nazır bu şirin kafenin ballı bademli dondurması çok güzel. Ama ben yine de sade bir Türk Kahvesi alayım. 

Hüseyin Bey, Amasra için çok emek vermiş, bilgisini, becerisini o yörenin insanları için cömertçe sunmuş biri. Bizimle olan kısacık temasında bile Amasra’ya olan tutkusunu, sevgisini hissettik. Üstelik paylaşmaktan, anlatmaktan keyif alan samimi yapısıyla, sanki uzun yıllardır birbirimizi tanıyormuşuz da bir süredir görüşmemişiz gibi bir duyguyla vedalaştık. Amasra’ya dair son fotoğraf onun kadrajından bir kare olsun. Bir sonraki konaklamamız Cide olacaktı. Ve Cide’ye kadar olan yol planımızı da cebimize koyarak yanından ayrıldık. 

BARTIN- ÇAKRAZ

Amasra’ya gelirken çok az benzinimiz kalmıştı ama bizi otele götürmeye  yeter diye düşünmüştük. Nitekim yetti. Ancak ertesi gün gezimiz bitip yola çıkarken  Amasra’da bir benzinci olmadığını öğrenmek bizi strese soktu. Siri’ye en yakın benzinciyi bul dedik. Sağ olsun buldu da. Ancak vardığımız yerde benzin yoktu. Hani şu no name benzinlikler olur ya genelde mazot satarlar. Neden orada o tesisi kurduğu ve ne satarak geçindiğini anlayamadığımız yerlerden. Marketi de var ama bomboş. İçeriden kafasında kovboy şapkası, ayağında yıldızlı botları, belinde silahı bir Amerikalı çıksa ne işi var bu adamın burada demeyeceğim tarz bir benzinci. Peki en kötü ne olur diye hızla düşünüp, ne olacak ya bir minibüse atlar en yakın benzincinin olduğu Bartın’a gider, bir bidon benzin alıp dönerim hemen, dedim. Bidon var mı sizde? Kovboy: Yok. O da yok ha! Minibüs ne zaman geçer? Bir saat sonra. Efe: Anne, hadi! Gittiği yere kadar… Gittiği yer Bartın Petrol Ofisi oldu.  Hadi madem:) Yola devam. Cebimize koyduğumuz haritadaki ilk durak Cide yolu üzerindeki Çakraz.

Çakraz bana huzura ermek için ihtiyaç duyduğum her şeyi sundu. “Senin varlığın yeter,” deriz ya hani. İşte öylesi bir yer. Köyün içinde minik bir meydanı ve elbette camisi var. Pideci, tüpçü, dondurmacı, mayocu, bakkal…  Daracık bir sokağın bitimini T şeklinde kesen, nispeten daha büyük bir caddenin bir yanı, boylu boyunca sahil. Kumluk alandan denize girmeye karar verdik ama mayomuz yoktu. Dükkanlardan birini gözümüze kestirdik. Çiçekli bir patiska, rastgele kesilerek kornişe asılmış, al sana şahane bir kabin olmuş. Bu mayolar kaça? 50 lira.  Ama şunlar var, kırk. Efe’ye bir mayo, bana bir deniz havlusu, Ela’ya bir deniz gözlüğü. Üstüne bir de halhal. Hem de ipine deniz minareleri dizilmiş. Hepsi ne tuttu ? 90 tl. Sağ ol… Hadi şimdi denize. Ama önce taş -kağıt- makas. Önce ben gireceğim deseniz bile bunun bir kuralı var. Taş kağıt makasta yenileceksiniz. Deniz tipik bir Karadeniz. Hırçın, öfkeli, başı dumanlı, kafası  karışık, grinin tonlarında, kum yok, yumuşak kaçar böyle bir karakter için kum. Onun yerine çakıl ve daha büyücek taşlarla dolu. Zemin dengesiz elbette. Güvenme sakın. Adım adım yürürken altından kayıverir. Hiç mi güzel tarafı yok? Olmaz mı? Sürprizli, heyecanlı, eğlenceli, deli. Aşkla tarifleyelim o zaman biz bu denizi. Aşk malum kalp yorar. Düşüncelerini, ruhunu her şeyini ister. Yetmez, uykunu da ister. Yani aşk genç işidir. (Tamam umudunuzu elinizden almak için söylemedim, yeri gelir yaşa başa bakmaz herkesi bulur.) Ama ben çocuklarım aşkına girdim bu denize. Beni yorar. Efe ve Ela çılgın. Atlamalara, zıplamalara, dalmalara doyamadılar. Sonra bir an geldi, genç de olsan yorulursun ya hani,  ancak o zaman çıktılar denizden. Hemen orada bir çeşmede kumlarımızı akıttık. Duşa gerek yok. Deniz zaten az tuzlu. Yolun ortasında ya da kenarında bir yerde birbirimize havlu tutarak giyindik. “Ya çocuklar ben denize yürüdüğümüz o dar sokakta bir pideci gördüm, orada yiyelim mi? ” Önerim oy birliği ile kabul gördü. Pidecide sokağa konmuş bir masaya geçtik. Yanımızda sokağın kedisi, köpeği, muşamba kaplı masamız,  silmese de olur bir bez. Çok da umurumuz değildi hani bezin kiri pası. O sırada içerideki taş fırından gelen kokuyla daha çok ilgiliyiz. Ve derken bir güzellik oldu. Yağmur başladı. O gün, o sokakta, o masada, yerler ıslak, yağmur hafif hafif yağıyor, denizin kokusuna yağmurun toprakla buluştuğu anın kokusu da karışmış, benim huzura ermek için aradığımın fazlası bu. Çakraz, anılarımda öyle güzel kalacaksın ki. Çocukluk anılarım gibi oldun. Buzdolabıyla duvar arasına sığınan minik kedi, yorgun köpek, iki güzel çocuk, odun fırını, hormonsuz bir masa. Bu güzelliği dondurdum ben. Artık bende. 

HİSARKÖYÜ

Kurucaşile-Amasra karayolu üzerinde doğuya doğru yaklaşık 8-10 km gittikten sonra dik dağların arasından inen yolun vardığı kıyı Hisar Köyü. Köy, Cenevizlilerden kalan mirası devam ettiriyor. En önemli geçim kaynağı ahşap tekne ve yat yapımı. Hatta ürünleri Karadeniz’in sınırlarını çoktan aşmış. Buraya bir çay içimi uğrayabilirsiniz. Sahilde deniz feneri ve  uzun bir dalga kıranı var. Ve yan yana dizilmiş tersanelerin arasından geçerken iyi fotoğraf alabileceğiniz görüntüler de cabası. Bundan sonraki durağımız saklı bir cennet Gideros Koyu oldu. 
GİDEROS KOYU


Buraya erken gelsek denize girebilir ya da tekneyle koyda gezinti yapabilirdik. Ancak gelişimiz günün sonunu buldu. Çünkü buraya kadar uğradığımız yerleri de hızlı geçmedik. Sanki günü orada bitirecekmiş gibi saate bakmaksızın, sıkılana kadar kaldık. Bartın- İnebolu yolu üzerinde giderken solda Gideros tabelasını göreceksiniz. Denize doğru inen virajlı, dar yolun sonunda sizi karşılayacak doğa muhteşem. Burayı da görür görmez Avusturya’nın minik cenneti Hallstatt’a benzettim. Hatta daha da güzel olabilir çünkü burada hiç ev yok. Size eşlik eden yeşil başlı ördekler var. Çay, kahve içeceğiniz hatta açsanız karnınızı doyuracağınız denizin hemen dibinde, ağaçlar içinde bir restoran mevcut. Hatta üst katını pansiyon olarak kullanıyorlar. Günün yorgunluğuyla acaba daha yol yapmasak ve burada mı kalsak diye düşündük. Hatta çıkıp odaya da baktık. Fakat sadece manzara satarak turistik tesis olunmuyor. Bize göre asgari temizlik şartı sağlanmamış ve  ancak mecbur kalırsak yatacağımız bir yerdi. Buna rağmen üçümüzün bir gecesi için 500 TL ücret istemeleri de tuhaftı. Gezimiz boyunca kaldığımız yerlere ödediğimiz ücret 300-350 TL arası oldu. Konaklamak için Cide’ye devam ettik. Araları yaklaşık 14 km. Cide’nin kocaman sahil şeridinin üstünde temiz bir otel bulduk. Balkonu alabildiğince Karadeniz manzaralı. Odası geniş ve gece boyunca balkon kapısından içeri vuran dalga sesleri ninni niyetine sizi uyutma garantili.  
İkinci gece konaklama: CİDE

Güne Rıfat Ilgaz evini ziyaret ederek başladık. Yazar 1911 yılında Cide’de doğmuş. Şu sözlerle anlatıyor Cide sevgisini. “Cide doğduğum eşsiz, benzersiz memleket… Ne iyi etmiş de anam beni bu cana yakın memlekette doğurmuş.” 1975 yılında Cide’ye yeniden geri dönmüş.  Onu Cide’ye bırakan arkadaşı, “Cide güzel memleket ama kuşkuluyum kışı burada geçirebileceğine,” demiş. Rıfat Ilgaz’ın cevabı çok kesin olmuş. “Yalnız kışı değil… Geriye kalan bütün yıllarımı…” Evin içinde eşyaları, kitapları, el yazısıyla aldığı notlar, günceleri, duvarlarda fotoğrafları, daktilosu ve onu daha yakından tanımamızı sağlayacak pek çok şey var bu müze evde. Cide’nin meşhur sarı yazmasının adını verdiği kitabı, duvarda son şiirim dediği bir şiir: Tarih 19 Eylül 1991 “ Elim birine değsin, ısıtayım üşüdüyse, boşa gitmesin son sıcaklığım.”  Evi gezdikten sonra sokaklarını dolaştık. Seneler öncesinden kalmış nostaljik dükkanlar cadde boyunca dizilmiş başka bir zamanı yaşıyor. Cide’nin helvası meşhur. Cevizli helva adı. Şeker, yumurta akı, limon, ceviz. Geçenlerde Ela rüyasında benim öldüğümü görmüş ve korkarak anlattı. “Ne gördün annecim anlat bakayım” dedim. Lokum zehirlenmesi dedi.😃 Gerilim o an sona erdi. Bana da ancak böyle bir ölüm yaraşır çünkü. Gezdiğim yerlerin lokumu, şekeri, helvası, ezmesi… Bana sorun. Bulurum. Öyle bir yerim ki zehirlenmeye ramak kala da dururum. Bugünün programı biraz yoğun. Program dediğim o an Cide’de oluştu. Sahilde ahşap bir kulübe turist ofisi gibi bir yere benziyordu. Önünde durdum. Cide diye kapağı olan kalınca bir kitap gözüme çarptı. Satılık değildi ama alabilirsiniz dediler. Öyle çok işime yaradı ki devamında gördüğüm birçok yeri kitaptan referansla buldum.

İlk durak LOÇ VADİSİ

Buradaki seyir terasını görmek istedik. Loç Vadisi Cide’nin merkezine yaklaşık 25 km. Küre Dağlarının tam orta yerinde. Navigasyona girip yola koyulduk.  Ama yol hem çok virajlı hem de belli bir yerden sonra asfalt değil. Bu yüzden gün içinde yol planı yaparken km değil süreye bakın. Vadinin içinde irili ufaklı köyler var. Çamdibi Köyü vadinin merkezinde. Hemen caminin yanındaki kahvede, sanırım benzerine az rastlanır bir vadinin ortasında, okey oynuyorlardı. Ortamın güzelliğine dayanamadık ve oturduk çay kahve içtik. Seyir terasına nasıl ulaşacağımızı sorduk. Okey masası kalktı, dağların tepesine doğru parmaklar uzandı. İşte bak tam orası. Dağın başı duman, sis. Görünen bir şey yok. Ama o kadar kesin bir şekilde orada diyorlar ki. Görememiş olmak bizden ötürü demek ki, diyerek parmağın ucudaki dağa doğru yola koyulduk.

 

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://ailecekgeziyoruz.com/bati-karadeniz-gecikmeli-bir-seyahat-temmuz-2021/

Bir cevap yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

 

Translate »